Hürses1

Okul Düşü..

Taki Akkuş

Taki Akkuş

E-Posta : sarissayayinlari@hotmail.com



Aylardan Eylül’dü. Gökyüzünde geceyi ışığa kesen kocaman bir ay vardı. Kapının önündeki sal taşına oturmuş, okula gitmeyi düşünüyordum.

Okula gitme düşü usuma iyice yer etmişti. Okulu düşünmediğim an yoktu. Köyümüzde okul ilkokul üçe kadardı. Okul var, ama öğretmen yoktu. Eğitmen de sadece üçe kadar okutabiliyordu. Eğitmenin en başarılı öğrencisiydim. Hem derslerde, hem de yaramazlıkta üzerime yoktu. Dayımın çocukları ilkokul üçten sonra, Zara’da yeniden başladılar okula. Beni en çok kamçılayanda dayımın çocuklarının okula gitmesiydi. Oysa ben onlardan her konuda daha başarılıydım.

Kapının önündeki söğüt ağacının dalları ay ışığı ile arama girdi. Söğüt dalları esen rüzgârla; bir o yana bir bu yana sallanıyor, zaman zaman ışığımı kesiyordu.

Oldum olası riyakârlardan, samanın altından su yürütenlerden hiç hoşlanmam. Açık yürekli mert adamı severim ben. Adam gibi adam olacaksın. Dobra dobra olacaksın. Öyle olmadın mı yaşama daha iyi.

Temiz havayı ciğerlerime çektim birkaç kez. Gökyüzünde yıldızlar pırıl pırıl. Bir yıldız kaydı güneye doğru. Kuyruğu ardından uzadı gitti. Serin ve temiz bir hava… Böylesi havalarda saatler değil, günlerce oturup doğanın sessizliğini ve gizemini seyredeceksin. Kimsenin kimseye kızmadığı, kovalamadığı… Haksızlık etmediği yaşanır bir dünya; Sevgi ve saygının gün gün anlam kazandığı bir dünyada yaşamak!..

Annemin yüksek sesle beni çağırmasından irkildim. Güzelim sevgi dolu düşlerim dağılıp gitti. Düşlerin yerini okula gidememe hüznü kapladı. Benim için okula gidip okumak apayrı bir dünya olmuştu. Her anım okul düşüyle doluydu. Nasıl anlatayım bilmem ki! O gün okula gitme arzusundan tattığım hazzı, bir daha tadamadım.

İstemeyerek oturduğum yerden kalktım. Gökyüzündeki koca tekerlekten okula gidebilmem için dilek diledim. Bizim buralarda ay kutsaldır. Güneş kutsaldır, ateş kutsaldır. Aya bakarak arka arka eve girdim. Annem idare lambasının ışığında çarıklarımı sırımlıyordu. Benim odaya girdiğimin ayrımında değildi. Kendince bir mani tutturmuştu.

Kaleden indim ancak
Elimde yeşil sancak
Ne kız oldum, ne gelin
Ateşe yandım ancak…

Geçip yatağımın üstüne oturdum. Annemin devinimlerini izledim bir süre. Birden düşlerim beni başka yere çekti. Köydeki işler giderek kötüleşiyordu. Geçen hafta Kibar teyze öldü. Cumartesi günü onu gömdükten hemen sonra da bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Bu durum çoğu köylünün öfkelenmesine yol açtı. Çünkü tüm harmanlar mal ağma doluydu. Çoğu evler tığlarını savurmamıştı henüz. Islanan mal ağmanın saplarının kuruması zaman alırdı…

Dün de Beydağ’ında dolu yağmış. Derin dereden gelen sel, Alişan ağılının malını-maralını alıp götürmüş. Malın-maralın leşleri Karaibo ve Düzceli köylerinde bulunmuş… Pir gökçek deresi kudurmuşçasına akıyor. Yanına yöresine yaklaşman mümkün değil. Yazı yaban, her taraf balçık ve lığ kokuyor.

Sessizce soyunup yorganın altına kaydım. Annem çarığımın birini bitirmiş, ötekini suyun içinden çıkararak yumuşayıp, yumuşamadığını kontrol ediyordu. Eliyle bir iki yokladıktan sonra, onu da sırımaya başladı. Yüzümü anneme çevirerek:

“Anne ben okula gitmek istiyorum,” dedim.
Annem elindeki bizle öylece kaldı. Yüzüme hayretle baktıktan bir an sonra:

“Neee! Okula mı gitmek istiyorsun,” dedi hüzünle.
“Heee! Okula gitmek istiyorum,” dedim yeniden.

İşine döndü annem. Çabuk çabuk elindeki çarığı sırımaya başladı.
Sabahleyin uyanıp dışarı çıktığımda gökyüzünü karabulutlar kaplamıştı. Köyde herkes harmanındaydı.

Kimi mal ağmanın kıyısını köşesini topluyor, kimi dağınık sapları üst üste atıyor, kimisi de damlardaki su oluklarının önünü tıkayan sapları temizliyordu. Yağmur taneleri bir bir dökülmeye başladı. Nemli bir toprak kokusu sardı her bir tarafı. Nemli toprak kokusu ile gübreliklerdeki ekşimsi koku insanın genzini gıcıklandırıyor. Beydağ’ı tarafı iyice kararmıştı, sabahın bu erken saatlerinde. Gerisin geri içeriye döndüm. Annem azığımı hazırlamıştı..

“Haydi, balam sandığın üzerindeki torbayı da al… Yağmur fazla yağarsa üstüne örtersin,” dedi annem.

“Anne okul işini unutma,” dedim.
Annem yine akşamki hüzünlü gözlerle baktı bana. Sonra da beni bağrına basarak:

Tamam oğlum düşünme sen!.. Merak da etme!.. Seni okula göndermezsem gözlerim açık gider,” diyerek iki yanağımdan öptü.

Sevinçle sandığın üstündeki torbayı aldım. Ekmek çıkınımı belime bağladım. Malı-maralı dışarı ettim. Yağmur da yavaş yavaş hızını arttırıyordu. Köyün çıkışında başka çocuklarla malları karıştırdık. Tüm malı-maralı dağ tarafına sürdük. Yağmurlu havalarda kimse malı davarı dere ağzına götürmez. Dağ tarafında sel korkusu falan olmaz pek. Ufacık derelerde akan yağmur suları pek tehlikeli değildi…

Aşağılarda, kümbet köyü ve Kalkan çiftliği arasındaki yazı koyu karanlığa bürünmüştü sanki. Oralarda yağmur çok şiddetli yağıyordu. Bizim olduğumuz yerde de hızlanmaya başladı. Karamuk çalılarının dibine çömeldik çocuklarla. Büyük baş hayvanlar da bir araya toplandı. Kıçlarını yağmurun geldiği tarafa döndürerek büzüştüler. Bunca yağan yağmura rağmen gevişmeyi bırakmıyorlardı. Küçük danalar annelerinin karnı dibine dibine sıkışıyorlardı. Koyunlar, keçiler de bir araya toplanmışlardı. Malın maralın tümü gözümüzün önündeydi.

Dünya sele gitse bizim mallara bir şey olmazdı. Yağmur da inadına giderek hızını arttırıyordu. Yağan bunca yağmura rağmen bizim eşekle Halil’in eşeği birbirlerini ısırmaya başladılar. Sonunda bizim eşek kurtuluşu kaçmakta buldu. Köye doğru birbirlerini kovalayarak gözden kayboldular.

Sinirlendim bizim eşeğe!.. Yakalayıp bir iyice dövmek geldi içimden. Madem gücün yetmiyor, neden dalaşırsın, hiç olmazsa dur durduğun yerde.

“Senin eşek kaçsa da kurtulmaz!..” dedi Kazım dayımın oğlu Hacı.

Ses etmedim. Çocukların yanında küçük düşürülmüştüm. Sinirlendiğimi belli etmemeğe çalışıyordum.

Keşke bu gün ineği evde bıraksaydım. Ya bu gün doğurursa… Az sonra da korktuğum başıma geldi. İnek yağmura aldırmadan olduğu yere yatarak ıkınmaya başladı. Çocuklarla birlik ineğin yanına koştuk. Yağmur şiddetini daha da arttırıyordu. Dananın ayakları görünmeye başladı. Başıma geçirmiş olduğum torbayı ineğin üzerine attım. Başını okşamaya başladım. Acıyla bana bakıyordu. Yardım ister gibiydi.

“Allah vere de yavruya da anasına da bir şey olmasa,” dedi Hacı.
Üzülüyordum. Eğer inek sapa sağlam doğum yaparsa, annemden iyi bir dölcek alırdım. Söz vermişti annem. Ya helva yapacak, ya da yoğurtlu kaygana…

Hacı. Kollarının yenini geriye katlayarak ineğe yardım etmeye başladı. Buzağının ayaklarını yakaladı. Ağır ağır çekiyordu. İnek de ha bire ıkınıyordu. Hacı buzağıyı ayaklarından çekerken bir yandan da:

“Coş anam coş! Coş kırmız coş!” diyerek inekle konuşuyordu. Hacı’nın her “coş” deyişiyle inek daha da ıkınıyordu. Yarım saat uğraştan sonra, alaca bir buzağı gelmişti dünyaya… Erkekti… Çok sevindim erkek oluşuna. Büyüdüğünde Nazlı öküze eş olurdu. Bütün çocuklar üstlerindeki, torbalarla buzağının üstünü örttüler. Az sonra inek yerinden doğrularak kalktı. Yağan yağmura aldırmadan yavrusunu yalamaya başladı. Buzağının içinden çıktığı kese, ineğin arkasında asılı duruyordu. Ucu nerdeyse yere dokunuyordu. O da bir düşerse, artık ineğe de bir şey olmazdı.

Yağmurun şiddeti azalınca, buzağıyı eve götürmek için çocuklardan ayrıldım. Diken ve çalılıklarla kaplı küçük patikada düşe kalka, köye doğru inmeye başladım. İnek hiç ardımdan ayrılmıyordu. Ara sıra kucağımdaki yavrusunu kokluyordu arkadan. Bir karınca yolu kadar dardı patika. Buzağıyı yere düşürmemek için çok zorluk çekiyordum. Köye vardığımda sırım sıklam ıslanmıştım. Annem beni kapıda sevinçle karşıladı.

“Erkek mi, dişi mi,” dedi sevinçle.
“Erkek,” dedim.

Annem, erkek sözcüğüne pek sevinmedi galiba. O buzağının dişi olmasını istiyordu. Hemen kucağına aldı buzağıyı. Doğruca ahıra götürdü. Önceden hazırlamış olduğu kuru gübrenin üzerine bıraktı. İnek yeniden yavrusunu yalamaya başladı. Annem bir kuru bezle ineğin bütün gövdesini kuruladı. Sonra da yaş bir bezle memelerini sildi. Neyse ki aklına geldim. Kolumdan tutarak ev damına götürdü. Giyinmem için, bana kuru elbiseler verdi. Sonrada ocağa kocaman bir tencere su koydu. İneğe unlu su hazırlıyordu.

Üstümü değiştirdikten sonra dışarı çıktım. Gökyüzüne baktım. Yağmur azar azar serpiştiriyordu. Gökyüzü kül rengi bir örtüye bürünmüştü. Yeryüzü tepetaklak olmuştu sanki!

Bakışlarımı köye çevirdim. Kimi bacalardan dumanlar yükseliyordu. Yağan yağmura inat, duman yukarı yukarı zorluyordu. Okulun üzerinde birkaç güvercin yağan yağmura rağmen uçuşmaktaydı. Birde güzel uçuyorlardı ki!..

Annem kısa sürede onlarca yumurta kaynatmıştı. Tasın birine de bolca tereyağı ve çökelek doldurmuştu. Ekmek çıkınının içine birkaç tane de baş soğan koymuştu. Ben evden ayrılacağım sıra, birkaç tanede kuru torba vererek:

“İneğe kim yardım etti, balam!” dedi bana.
“Hacı,” dedim anneme.

Annem, küçük bir beze de kuru üzüm çıkın etmişti. Çıkını bana uzatarak:

“Bunu ayrıca Hacı’ya ver. Ötekileri de birlikte yersiniz,” diyerek ahıra, ineğin yanına döndü.

Köyün dışına çıktığımda yağmur kesilmişti. Ama köyün altındaki dere kudurmuşçasına akıyordu. Yağmur suları önüne kattığı çalı çırpıyla, derede kıvrıla bükülerek akıp gidiyordu. Aşağıda yeşil çimenler arasında bir yılanın kıvraklığıyla, mağaraların olduğu çukurun kuyusundan görünmez oluyordu.

İki saat sonra çocukların yanındaydım. Koşarak etrafımı sardılar. En çok Hacı ıslanmıştı. Emanetini verdim. Öteki azığı da hep birlikte yedik. Hacı, armağanını herkese pay etti. Adettendi dölçekte her şey ortaktı. Kuru torbaları da çocuklara dağıttım. Annem beni mahcup etmemişti çocukların yanında:

Hacı:
“Bakın dölçeklerde hepinizin annesi, benim halam gibi olmalı,” dedi.

İçimde anlatması güç bir sevinç vardı. Uçuyordum sanki.

Akşama doğru güneş her tarafı sardı sarmaladı yine. Güneşle birlik, birkaç yerde renk renk gökkuşağı oluştu. Rüstem gökkuşaklarından birine elini uzatarak:

“Keşke orada olsam da, ebemkuşağının altından geçsem,” dedi.

“Ne olacak oğlum, kız mı olacaksın yoksa” dedim.

Ters ters baktı Rüstem. Çocuklar gülüştü. Söylerler hep, gökkuşağı altından geçerken ne dilek delirsen, dileğin kabul olur derlerdi. Oysa gökkuşağının altından geçmek şöyle dursun, yanına bile yaklaşılmaz. Toprak güneşle birlikte tatlı tatlı kokmaya başladı. Islak elbiseleri çıkarıp karamuk çalılıklarına astı çocuklar. Hayvanların sırtında dumanlar yükseliyordu.

Hepimiz bir araya toplanarak mantar toplayacağımız yerleri paylaştık aramızda. Dağda her yağmur yağışından bir gün sonra mantarlar oluşurdu. Mantarların çıktığı yerleri bir bir biliyorduk. Hiç kimse, kimsenin yerinden mantar toplamazdı. Pilavlı mantar yemeği çok hoşuma giderdi. Topladığım mantarlarla annem hep bulgur pilavı yapardı.

Aşağıdaki yazıda su göletleri gözüküyordu. Dağlarda akıp giden sular Kör pınarda kocaman bir gölet oluşturmuştu. Ağaçlardan ve topraktan gökyüzüne doğru, külrengi bir duman yükseliyordu. Serin serin bir rüzgâr esmeye başladı. Evlerin bacalarından yükselen meşe odunu dumanının kokusu yanımızca geliyordu.

Karşı dağlara da sis çökmüştü. Güneş ağır ağır ufuktan görünmez olurken; mal-maralla köye girdik. Ben hemen ahıra koştum. İnek yavrusunun yanında yatıyordu. Buzağıda anasının göğsüne yaslanmıştı. Yavrusuna içtenlikle bakan inek geviş getiriyordu.

Ahırda fazla beklemeden çıktım. Beydağ’ına doğru baktım. Yeni bulut kümeleri Beydağ’ının üzerinde uçuşuyor; bunca uzaklığa rağmen, tepelerin yamaçlarında mavi bir yamayı andırıyorlardı. Gökyüzü benek benek renklerle bezenmişti sanki. Az sonra yıldızlar pırıl pırıl gökyüzünü ayrı bir renge boyadılar.

Taki Akkuş


İzlenme: 194
htmlPaginator

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

YAZARLAR

İSTANBUL - HAVA DURUMU

ISTANBUL

ÇOK OKUNANLAR

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ